H. G. Wells: Kırmızı Oda

tarafından
23
H. G. Wells: Kırmızı Oda

“Sizi temin ederim ki” dedim, “Beni korkutmak için esaslı bir hayalet bile az gelir.” Ve elimdeki bardakla ayağa kalkarak ateşin önünde dikildim.

“Bu senin kendi seçimin” dedi kolu sakat olan adam ve yüzüme baktı.

“Tam yirmi sekiz yaşındayım ve şu ana kadar da hiç hayalet görmedim” dedim.

Ateşe bakmakta olan kadın yarı kapalı gözlerini açarak, “Tahmin edebiliyorum” dedi, “Yirmi sekiz yıldır böyle bir ev görmediğinden de eminim. İnsan yirmi sekiz yaşında olsa da önünde görecek çok şey vardır.” Başını iki yana salladı. “Görecek ve arkasından yas tutacak bir sürü şey.”

Bu yaşlı insanların, evlerinde hayalet olduğunu söyleyerek beni korkutmaya çalıştığından şüphelendim. Boşalan bardağımı masaya koydum ve odaya bir göz attım. Odanın ucundaki eski aynada kendi aksimi marnlamayacak kadar yamuk bir şekilde gördüm. “Tamam” dedim, “Eğer bu gece bir şeyler görecek olursam, bu beni olgunlaştıracaktır. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum.”

“Bu senin kendi seçimin” dedi kolu sakat olan adam bir kez daha.

Baston ve ayak sürüme sesi duyulduktan sonra ikinci adam içeriye girerken kapı da gıcırdadı. Bu yaşlı adam diğer adamdan daha kambur, yamuk ve daha yaşlıydı. Baston yardımıyla ayakta duruyordu, bir gözüne perde inmişti ve yarı sarkmış durumdaki alt dudağı sarı dişlerinin yanında oldukça pembe görünüyordu. Masanın karşı tarafında duran sandalyeye doğru ilerledi ve öksürmeye başladı. Kolu sakat olan adam yeni gelene ondan hoşlanmadığını belli eden bir bakış fırlattı; yaşlı kadın geleni hiç umursamadan gözlerini ateşe dikmeye devam etti.

Öksürük sesi kesilince, “Diyordum ki, bu senin kendi seçimin” dedi kolu sakat olan adam.

“Evet, kendi seçimim” diye cevap verdim.

Bastonla gelen adam o anda varlığımın farkına vardı; başını çevirerek bana baktı. Sağlam gözündeki parlaklığı ve canlılığı yakaladım. Derken, tekrar öksürmeye başladı.

Kolu sakat adam, “Neden bir şey içmiyorsun?” diye sordu ve birayı diğer adama doğru itti. Adam titreyen elleriyle şişenin hemen hemen yarısını masaya dökerek bir bardak bira koydu. Bardağı doldurup içtiği sırada duvara yansıyan canavarımsı gölgesi sanki yaptığı işle dalga geçiyor gibiydi. Bu acayip hareketleri hiç beklemediğimi itiraf etmeliyim. İhtiyarlık bana insana ait olmayan bir özellik gibi geliyordu; sanki çöküntü, sadece atalarımıza ait özelliklerdi; yaşlılar her geçen gün insani özelliklerini kaybediyor gibiydi. Bu üç yaşlı, sessizlikleriyle, ellerindeki bastonlarla ve birbirlerine yönelik düşmanca tutumlarıyla beni rahatsız ediyordu.

“Eğer” dedim, “Beni şu sözünü ettiğiniz perili odaya götürürseniz, kendimi çok iyi hissedeceğim.”

Öksüren yaşlı adam başını öylesine hızlı bir şekilde bana doğru çevirdi ki, gerçekten çok şaşırdım. Bana o ateşli bakışlarından birini fırlattı ama hiçbirinden cevap alamadım. Teker teker hepsine bakarak bir dakika bekledim.

“Eğer” dedim daha yüksek sesle, “Beni şu sözünü ettiğiniz perili odaya götürürseniz, sizi benimle ilgilenme zahmetinden kurtarmış olacağım.”

Kolu sakat olan adam ayaklarıma bakarak, “Kapının dışında rafta bir mum var” dedi. “Ama eğer bu gece Kırmızı Odaya gidecek olursan…”

“Bu gece ya da bir başka gece,” dedi yaşlı kadın.

“Yalnız başına gitmek zorundasın.”

“Olur” dedim. “Oraya nasıl ulaşacağım?”

“Koridorda, bir kapıya ulaşana kadar ilerledikten sonra” dedi, “orada basamakları göreceksin; biraz yukarda bir açıklık var. En sonunda kapısı kumaşla kaplı bir odaya geleceksin. İçeri gir ve uzun koridoru baştan başa yürü. Merdivenlerden çıktığında solundaki oda ’dır. ”

Söylediklerini tekrar ettikten sonra, “Doğru anlamış mıyım?” diye sordum. Başını salladı.

Üçüncü kez başını çevirip o garip, huzursuz edici yüzüyle bana bakan bastonlu adam, “Gerçekten de gidiyor musun?” diye sordu.

“Bu gece ya da bir başka gece” dedi yaşlı kadın.

“Buraya geliş nedenim bu” dedim ve kapıya doğru yürüdüm. İlerlerken bastonlu adam ayağa kalktı, diğerlerine ve ateşe daha yakın olmak amacıyla masanın diğer tarafına geçti. Kapıya ulaştığımda arkamı döndüm ve onlara baktım. Birbirlerine sokulmuş, ateşin önünde iyice karanlık görünüyorlar, yaşlı yüzlerinde anlamlı bir ifadeyle omuzlarının üzerinden beni süzüyorlardı.

Kapıyı açarken, “İyi geceler” dedim.

Elimdeki mum iyice yanana kadar kapıyı açık tuttum. Sonra da kapıyı üzerlerinden kapayarak yankı yapan, nemli koridorda yürümeye başladım.

Her ne kadar mantığımı duygularıma baskın çıkarmaya uğraştıysam da, kaleyi ve bu üç yaşlı insanı terk eden ev sahibini ve eski moda döşenmiş odada birbirlerine nasıl sokulduklarını anımsayınca etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Onlar birbirlerine aittiler, yaşlıydılar; duygusal şeylerin bize olduğundan daha farklı göründüğü bir yaştı bu, korkaklardı; cadılar ve kötü ruhlar onları oldukça etkileyebiliyordu ve hayaletlerin varlığını inkar edemeyecek durumdaydılar. Kendi varoluşları da hayaliydi; üzerlerindeki kıyafetler ölü beyinlerin yarattığı bir moda gibiydi. Kafalarında yarattıkları odadaki her şey periliydi. Kaybolmuş insanların düşüncesi aslında gerçekten olan bir şey değildi. Neyse, kendimi zorlayarak bu tür düşünceleri kafamdan attım. Uzun, nemli koridor tozlu ve soğuktu; mumum titredi ve etraftaki gölgelerin oynaşmasına neden oldu. Yuvarlak merdivende çıkan her ses yankılanıyordu ve önce arkamdan gelen gölgem, daha sonra beni geçerek önümdeki karanlığa daldı. Açık alana geldiğimde bir süre durdum ve biraz önce duydum zannettiğim hışırtının gerçekliğini anlamak için etrafı dinledim. Hiç ses çıkmadığına inandıktan sonra, kumaş kaplı kapıyı açarak koridora çıktım.

Görüntü hiç de beklediğim gibi değildi; ay ışığı büyük merdivenin arkasındaki dev pencereden içeri süzülüyor, her şeyi simsiyah birer gölgeye dönüştürüyor ya da gümüşi bir renge boyuyordu. Her şey yerli yerindeydi: Bu ev, on sekiz ay önce de terk edilmiş olabilirdi, dün de. Şamdanlarda mumlar vardı, halıların veya cilalı parkelerin üzerinde biriken toz, ayışığında görülebilecek kadar fazlaydı. Tam ilerleyecektim ki birdenbire olduğum yerde kaldım. Duvarın köşesinde kaldığı için göremediğim birkaç bronz heykelin beyaz duvara düşen gölgesi, sanki bir saniye sonra yolumu kesecek birini gizliyormuş görüntüsünü veriyordu. Belki de yarım dakika boyunca hareketsiz kaldım. Sonra, bir elim cebimdeki silahı tutar şekilde ilerledim ve Ganymede (*) ile Kartal’ın ay ışığının altındaki heykelini gördüm. Bu, sinirlerimin biraz da olsa yatışmasını sağladığı için az sonra gözüme çarpan işlemeli masanın üzerinde duran porselenden yapılma adam figüründen hiç korkmadım.

Kırmızı Odanın kapısı ve oraya giden merdivenler karanlık bir köşedeydi. Kapıyı açmadan önce bulunduğum yeri iyice görebilmek amacıyla mumu etrafta dolaştırdım. İşte, atalarımın bulunduğu yer burası diye düşündüm ve onlar hakkında anlatılan hikaye bir anda hayranlık uyandırdı. Omzumun üzerinden ay ışığında duran Ganymede’ye baktım ve gayet yavaş bir şekilde, yüzüm yarı arkama yarı önüme dönük olarak odanın kapısını açtım.

İçeriye girdim, hemen kapıyı kapadım, kilidin üzerinde duran anahtarla kapıyı kilitledim, elimde mumla orada dikilerek içinde genç dükün öldüğü Lorraine Castle’ın ünlü kırmızı odasını incelemeye başladım. Aslında ölmeye başladığı oda demek daha doğru olacak çünkü odadan çıkıp, benim biraz önce tırmandığım merdivenlerden kafa üzeri aşağı düşmüş. Bu olay, onun evdeki perileri keşfetmeye çalışırken tuttuğu gece nöbetlerinin sonu olmuş. Tabii ki bir felçli asla batıl inançlara dayalı şeyleri çözemez diye düşündüm. Bu oda hakkında anlatılan başka şeyler de vardı. Bunların başında ürkek bir kadınla, onu şaka olsun diye korkutan kocasının hikayesi geliyordu. O gölgelerle dolu odaya bakarken, gölgeli pencere pervazlarını, oyuklarını, kameriyelerini görünce, insan bu karanlık köşelerin, korkutucu siyahlığın neden olduğu efsaneleri daha iyi anlıyor diye düşündüm. Elimdeki mum çok az ışık verdiği için, geri kalan karanlık kısımda gizem okyanusları yaratıyordu.       

(*) Ganymede: Eski Yunan efsanelerinde saki. (Ç.N.)

Odanın karanlık köşelerinin yarattığı korku beni etkisine almadan bütün odayı sistemli bir şekilde incelemeye karar verdim. Kapının kilitli olduğuna emin olduktan sonra her mobilyayı inceleyerek, yatağın saçaklarına bile bakarak yürüdüm ve perdeleri sonuna kadar açtım. Panjurları kaldırdım, kepenkleri kapatmadan ve camların kapalı olup olmadıklarını kontrol etmeden önce aşağıya sarkıp büyük bahçeye baktım ve tahta perdenin gizli bir geçişi olmadığından emin oldum. Odada, yanlarında şamdanlar asılı olan iki büyük ayna vardı. Ayrıca rafın üzerinde bir sürü mum duruyordu. Bunların hepsini yaktım. Ev sahibinden beklenmeyecek bir şeydi ama şömine yakılmaya hazırdı; ben de donmamak için ateşi yaktım. İyice alev aldığında şömineye arkamı döndüm ve odayı tekrar gözden geçirdim. Barikat hazırlamak için kumaş kaplı bir sandalyeyi ve masayı önüme yerleştirdim, bunların üzerine de silahımı koydum. Her yeri incelemiş olmak beni rahatlatıyordu ama odanın loşluğu ve sessizliği hayal kurmaya son derece elverişliydi. Eşyaların yerini değiştirirken çıkan ses veya ateşin çıtırtısı beni rahatlatmaya yetmiyordu. Odanın ucundaki kameriyenin karanlık olması, tanımlanamayacak bir canlının sessizce, kendini belli etmeden gelebileceğini düşündürüyordu. Kendimi rahatlatmak için en sonunda bir mum alarak kameriyeye gittim ve orada hiçbir şey olmadığını gördüm. Elimdeki mumu kameriyede bıraktım.

Hiçbir mantıklı nedeni olmamasına rağmen o ana kadar fazlasıyla gerilmiştim. Öte yandan kafam son derece netti. Kendimden emin bir şekilde doğaüstü hiçbir şey olamayacağını düşündüm ve zaman geçirmek için evin esas efsanesini oluşturan Ingoldsby tarzında bir melodi mırıldanmaya başladım. Sesim biriki kere yükseldi ama yankı hiç hoşuma gitmemişti. Bir süre sonra kendi kendime hayaletlerin ve perilerin var olmasının mümkün olmadığıyla ilgili konuşmamı da aynı sebeple kestim. Aklım aşağıdaki üç yaşlı ve çökmüş insana gitti; bilinçli olarak kendimi bu konuyu düşünmeye zorladım. Odadaki loş kırmızılık ve siyahlık sinirlerimi bozuyordu; yedi mum yanmasına rağmen oda hala çok karanlıktı. Kameriyedeki mum ışığı rüzgardan titredi ve titrek alev odayı bir anda bir sürü gölgeyle doldurdu. Buna bir çare aradım; balkonda birkaç mum görmüştüm. Büyük bir çabayla yerimden kalktım, ay ışığına çıktım, arkamdaki kapıyı açık bırakarak elimdeki mumla beraber içeriye yaklaşık on tane mumla döndüm. Bunları odanın dört bir yanma dağılmış olan porselenlerin içine koydum, yaktım ve her birini gölgeli yerlere yerleştirdim; bazılarını yere, bazılarını pencere pervazlarına… En sonunda odada direkt ışık almayan bir santimlik yer bile kalmamıştı. Sanki hayalet geldiğinde onu mumların üzerine basmaması için uyaracakmışım gibi bir düşünce geldi aklıma. Oda artık gayet iyi aydınlanmıştı. Bu küçük ışık selinde insanı neşelendiren bir şey vardı ve mumları söndürmek, zaman geçirmek için yeni bir uğraş olmuştu.

Bütün bunlara rağmen, bu gece nöbeti beni hala tedirgin ediyordu. Kameriyedeki mum sönüp yerine eski gölge geri geldiğinde gece yarısını biraz geçmişti. Mumun söndüğünü görmemiştim; bir ara arkamı döndüğümde, insanın başını kaldırdığında beklenmedik birinin varlığıyla burun buruna gelmesi gibi karanlıkla karşılaştım. Yüksek sesle, “Allah Allah!” dedim, “Kuvvetli bir esinti olmalı.” Masadan kibritleri alarak karanlık köşeyi tekrar aydınlatmak için odayı hızla geçtim. İlk kibriti yakamadım, İkincisini yaktığımda yanımdaki duvardan bir şeyin geçtiğini zannettim.Gayri ihtiyari başımı çevirdiğimde, şöminenin yanında duran küçük masanın üzerindeki iki mumun sönmüş olduğunu gördüm. Hemen ayağa kalktım.

“Garip” diye söylendim. “Acaba hızlı hareket ederek kendim mi söndürdüm bunları?”

Geri döndüm, mumlardan birini yaktım ve o anda aynalardan birinin önünde duran mumun ışığının azalıp söndüğünü gördüm. Hemen arkasından yanındaki mum da gitti. Hayır, yanılmıyordum. Alev, sanki birisi iki parmağıyla fitili tutmuş gibi birdenbire sönmüştü ve fitilden ne duman çıkıyordu ne de alev zayıflamıştı, sadece siyahtı. Orada kalakaldığım sırada yatağın yanındaki mum da söndü ve odadaki gölgeler bana bir adım daha yaklaşmış oldular.

“Olamaz” dememle rafın üzerindeki iki mum da birbiri ardına söndü.

“Neler oluyor?” diye korkudan tizleşmiş bir sesle bağırdım. Bunun üzerine dolabın üstünde duran mum da gitti. Arkasından, kameriyede yeni yaktığım mum da söndü.

“Durun! Bu mumlara ihtiyacım var” dedim neredeyse histerik bir tonda ve şöminenin üzerinde duran mumları yakmak için kibrit çaktım. Ellerim o kadar çok titriyordu ki, kibrit kutusunun sert yüzeyini iki kere ıskaladım. Şömine tekrar aydınlığa kavuştuğu anda camın kenarındaki iki mum söndü. Fakat, yanar durumdaki kibritle aynanın yanında duran büyük mumları ve kapının yanındaki mumu yakmayı başardım. O an yaratıklara karşı zafer kazanmış gibiydim. Bu düşünce daha kafamdayken odanın değişik köşelerindeki dört mum aniden söndü ve ben de, elimde yanar durumdaki kibritle onları yeniden yakıp yakmamak konusunda kararsız kaldım.

Ben orada öyle kararsız bir şekilde dururken, sanki görünmeyen bir el masanın üzerindeki iki mumu daha söndürdü. Korku dolu bir çığlık atarak önce kameriyeye, sonra köşeye, daha sonra pencereye koşarak sönmüş üç mumu yaktım. Şöminenin oradaki iki mum bu arada söndüğü için onları da yakmak zorunda kaldım. Derken, aklıma bir fikir geldi; köşede duran metal kaplı çekmeceye kibritleri boşalttım ve yatak odasının büyük mumuyla hepsini tutuşturdum.

Artık kibrit çakmak için vakit kaybetmeyecektim. Fakat, mumlar hala sönmeye devam ediyordu ve o ana kadar mücadele ettiğim gölgeler üzerime gelmeye devam ediyor, önce sağ yanımdan, sonra sol yanımdan bana birer adım daha yaklaşıyorlardı. Yıldızları silip süpüren güçlü bir fırtınaya benziyordu bu. Yaktığım her mum en çok bir dakika ışık verdikten sonra sönüp gidiyordu. Üzerime çökmeye başlayan karanlık beni delirtmişti, artık kendime hakim olamıyordum. Bir mumdan ötekine zıplayarak gidiyor, üzerime gelen karanlığı bir türlü önleyemiyordum.

Kalçamı masaya çarptım, kafamı sandalyeye vurdum, tökezledim ve yere düşerken beraberimde masa örtüsünü de sürükledim. Elimdeki mumu da düşürdüğüm için kalkarken bir başka mum kaptım. Ne yazık ki, mumu masanın üzerinden alırken hızlı hareket ettiğim için hem onu hem de diğer iki mumu söndürmüştüm. Fakat odada hala ışık vardı; gölgelerin benden uzak durmasını sağlayan kırmızı bir ışık. Ateş! Tabii ki, elimdeki mumu şömineye uzatıp tekrar yakabilirdim!

Kömürleri kor haline gelmiş, odadaki eşyalar üzerinde kırmızı yansımalar yaratan şömineye döndüm, iki adım attım ve o anda son alevler, beraberinde kırmızı yansımaları da götürerek kayboldu. Mumu şömineye uzattığımda karanlık, kapanan bir göz gibi üzerime çöktü, beni kucakladı, görüş alanımı sıfıra indirdi ve beynimdeki son mantık zerrelerini yok etti. Bu sonsuz karanlık denizini kendimden uzaklaştırmak için deli gibi kollarımı sallamaya başladım ve tüm gücümle bağırdım. Sonra galiba dizlerimin üzerine çöktüm. O anda ay ışığıyla aydınlanmış koridorun aklıma geldiğini ve ellerimi yüzüme kapayarak kapıya doğru koştuğumu hatırlıyorum.

Fakat kapının tam olarak nerede olduğunu unuttuğum için o hızla yatağın kenarına çarptım. Geri çekildim, döndüm ve bir başka büyük mobilyaya daha çarptım. Karanlığın içinde bir oraya, bir buraya koştururken her tarafımı çarpıp avaz avaz bağırdığımı ve en sonunda da bir yere alnımı vurduğumu hatırlıyorum. Sonrasına dair hiçbir şey anımsamıyorum.

Gözlerimi açtığımda güneş doğmuştu. Başım sargılıydı ve kolu sakat olan adam yüzüme bakıyordu. Neler olduğunu hatırlamak için etrafıma baktım ama bir türlü beceremedim. Başımı odanın köşesine çevirdiğimde yaşlı kadını gördüm; küçük mavi şişeden bardağa ilaç damlatıyordu. “Neredeyim?” diye sordum. “Sizi hatırlıyor gibiyim ama kim olduğunuzu çıkaramıyorum.”

Bana olanları anlattıklarında perili Kırmızı Oda’nın hikayesini bir masal dinler gibi dinledim. “Seni şafak söktüğünde bulduk” dedi adam, “Alnında ve dudaklarında kan vardı.”

Neler yaşadığımı hatırlamam için uzun bir süre geçti. “O odanın perili olduğuna inanıyor musun şimdi?” Konuşma tarzı değişmişti; artık evlerini işgal eden biriyle değil, canı yanan bir arkadaşıyla konuşuyor gibiydi.

“Evet” dedim, “O oda perili.”

“Ve onu gördün. Ve biz, bütün ömrümüzü burada geçiren biz, oraya asla gitmedik. Çünkü cesaret edemedik… Söyle bakalım, gerçekten de o yaşlı dük mü?…”

“Hayır” dedim, “O değil.”

“Size söylemiştim” dedi yaşlı kadın. “Esas hortlak, korkudan ölen zavallı karısı…”

“Hayır” dedim. “O odada ne dükün hayaleti var, ne de karısının; orada hayalet falan yok, çok daha kötü bir şey var, çok daha kötü…”

“Ne var?” diye sordular.

“Olabilecek en kötü şey, zavallı ölümlü insanı yakalayan şeydir” dedim, “Ve bu da ‘korkudur!’ Korkunun sesi veya ışığı yoktur, mantığa yer vermez, her şeyi körleştirir ve sağırlaştırır. Beni koridor boyunca takip etti, odada benimle savaştı.”

Birden sustum. Odaya sessizlik hakimdi. Elim, kafamdaki sargıya gitti.

Sonra bastonlu adam iç çekti ve konuştu. “İşte bu” dedi. “Biliyordum. Karanlığın Gücü. Bir kadını böylesine suçlamak! O her yerde var. Onun varlığını gündüz de hissedebilirsiniz; hatta parlak bir yaz gününde bile; dolapta, perdelerde o; yarattığınız şekilde her zaman arkanızdadır. Karanlıkta koridordan geçerek sizi takip eder; bu nedenle arkanıza bakamazsınız. O kadının odasında korku var kara korku ve bu günah dolu ev ayakta kalmaya devam ettikçe, o da orada kalacaktır.”